DEMİR ÇOCUK (LE CORSET)
Kesinlikle seyirci dostu bir film Louis Clichy imzalı Iron Boy. Başta bir büyüme komedisi gibi duruyor ama içine aile ilişkileri, inanç sistemi, sevgi ve biraz da dostluk temaları girince hassas bir teraziye dönüşüyor. Suluboya tekniğiyle karşımıza çıkan film, yönetmenin sanat departmanında çalıştığı filmler olan Wall-e ve Up filmlerinden feyz aldığını açıkça ortaya koyuyor. Özellikle de karakter, görüntü ve onu birleştiren temayı başarılı bir şekilde on kurguluyor, zaten karakter çok sempatik yaşadıkları da çok iç buracak kadar gerçekçi!
Banu Bozdemir
DEMİR ÇOCUK (LE CORSET)
Daha önce birkaç Asterix filmi de çekmiş olan Louis Clichy “Demir Çocuk”ta, suluboya estetiğiyle kurduğu basit animasyon tekniğini samimi bir büyüme hikayesiyle birleştirmiş. Zaman zaman belirsizleşen hatlar, leke gibi gözüken dokular dünyanın bireyler üzerindeki geçiciliğine ve bazen de belirsizliğine vurgu yapıyor.
Bir çiftçi ailenin 10 yaşındaki oğlu Christopher’ın dik durmayı öğrenme çabası bir toplumsal dayatma metaforu aslında. Küçük çocuğun demirden bir korse takmaya mecbur bırakılması üzerinden onun babasıyla, çevresiyle ve kendiyle dalaşmasını bazen gülümseyerek bazen de duygulanarak izliyoruz. Bu yılın kesinlikle en iyi animasyon filmlerinden biri…
Burak Göral
İSİMSİZ ESERLER MEZARLIĞI (DUMP OF UNTITLED PIECES)
İsimsiz Eserler Mezarlığı, içinde yaşadıkları toplumda yer edinmek için reddedilmeyi kanıksamış bir kuşağın öyküsü. “Büyüyünce ne olacaksın?” sorusunu hâlâ erteleyenlerin, gerçek hissetmek için birbirine tutunanların, melankolide huzur bulmayanların masalı. Fakat müsterih olun, yenilgiyi öyle kolay kabullenecek değiller. Belki karanlıkta dans ederek belki de yerdeki taşa uzanarak biz de varız diyecekler. Melik Kuru’nun filmi yalnızca Ayvalık’a değil, bu sinema yılına yok sayılan bir kuşağın fısıltılarını bıraktı.
TAVUK (HEN)
Tuhaflıklarla dolu Macaristan sinemasının bu yüzyıldaki mihenk taşlarından Taxidermia’nın yönetmeni Pálfi’nin Yunanistan’da, Yunanistanlı oyuncularla, Yunanca çektiği yeni filmi Hen, baştan sonra bir tavuğun gözünden anlatılıyor. Tavuğumuzun oldukça grafik bir yumurtlama sahnesiyle sanayideki bir kuluçka makinesinde başlayan, türlü hayvan ve insanla yollarının kesiştiği uzun bir yolculuğa dönüşen yaşam öyküsü, insanların dünyasının toplumsal, politik ve ekonomik krizlerini de fona yerleştiriyor. Kendine has mizahı, dramatik anlarındaki yaratıcı müzik kullanımı ve tabii ki “tavuk oyuncu” performansları filmin en güçlü yanları.
HOPE (HOPEU)
Tam 10 yılın ardından yeni filmine kavuştuğumuz Hong-jin Na, Hope ile heybetli bir karmaşanın içine atıyor bizleri. ‘Akıl var mantık var‘ sözünden nasibini almamış bu kaos, aksiyon sineması ile ilgili algımızı pek görmediğimiz bir formda yeniden şekillendirmeyi arzuluyor. Temel olarak üç uzun takip sahnesi ve ‘shibal'(kibarcası:’lanet olsun’) kelimesinden oluşan Hope’un tüm teknik dallarda ulaştığı zirve çokça konuşulan ‘Scorpion King seviyesi CGI’ ile örseleniyor.
Akıldaki soru çekimler esnasında Na’ya gelen ‘harcamaları biraz azalt, CGI’ya para kalmayabilir’ uyarısına yönetmenin nasıl cevap verdiği. Hiç de popüler olmayacak bir yorum olarak, bu durumun umurunda olmadığını ve filmdeki burun kıvırılan her şeyin bilinçli/kasıtlı olduğuna inanıyorum. Yapılacak şey, kameranın meydan okuyan hızına, prodüksiyon tasarımının hayranlık uyandırıcı ayrıntı zenginliğine ve coşkulu film müziğine kendinizi kaptırmak. Tabi yine de size kalmış.
SESSİZ DOST (STILLE FREUNDIN)
Hiç konuşmayan ama anlatan, dinleyen, izleyen, dünyanın özünü topraktan çektiği köklerinden koca gövdesine, oradan da göğe doğru oya gibi açılan yapraklarına uzatan bilge bir ağaç. Almanya’nın köklü bir üniversitesinin botanik bahçesinde bulunan asırlık bir ginkgo ağacı… Bu ağacın etrafında 1900’lerin hemen başında, 1970’lerde ve pandemi zamanı buluşan üç kişi. Üniversitenin ilk kadın biyoloji öğrencisi, dönüşümünü ateşlenen politik iklimi değil, bir sardunyanın sesini dinleyerek geçiren bir genç ve pandemi karantinasında kampüste mahsur kalan bir nörolog.
Ginkgo ağacı onları, onlar da ağacın bilgeliğini özümsüyor. Kendimizi koparıp attığımız kökümüze dönüyor, filmin zaman atlamalı kurgusunun ve muhteşem renk paletinin içinde Ildikó Enyedi’nin kamerasının peşine takılıyoruz. Yavaş bir film bu. Kendini teslimiyet, sessizlik ve dinlemek kelimeleriyle tanımlayan derin bir meditasyon seansı bir yanıyla da…
Gözde Hatunoğlu
AKIRA
Yıl, 2019. Uzak bir gelecek! Üçüncü dünya savaşı sonrası Tokyo enkaz haline gelmiş ve yeni bir Tokyo inşa edilmiş. Şehir kaos içinde. Şehirde cirit atan motor çetelerinin karıştığı bir kaza ve hükümetin gizli deneyleri, iki çocukluk arkadaşının karşı karşıya gelmesine yol açıyor ve olaylar gelişiyor. Bugün karşımıza çıksa, bu hikayeleri çok izledik diyeceğimiz bir film ama 1988 yılında, son derece yenilikçi idi. En önemli özelliklerinden biri de henüz anime kültürü batıda, küçük bir alt kitleye hitap ederken, onu popüler kültüre ilk taşıyan filmlerden biri olması. Bu film sayesinde, pek çok seyirci animeleri keşfetti ve önlerinde çok büyük bir kapı açıldı. Klasik filmleri sinemada izlemenin tadı bir başka. Festivaller de bunun için en iyi ortamlardan biri. Kendisinden sonraki onlarca filmi etkilemiş olan bir cyberpunk animasyonu olarak, 1988 yapımı Akira’nın Ayvalık Film Festivali’nde gösterilmesi, bu açıdan çok değerliydi.
SENİ İSTİYORUM (I WANT YOUR SEX)
Seni İstiyorum’un merkezinde, eski umursamazlığını törpülemiş bir Gregg Araki’den günümüzün politik dinamiklerinden beslenen bir jenerasyon resmi yer alıyor. 1990’ların cüretkâr sanatçılarından birinin belki de son yetmiş yılın en muhafazakâr popüler kültürüne sahip kuşağı üzerine söyleyeceklerinin olması her daim heyecan vericiyken Araki bu odağının etrafını yine kendi usulünce eğlenceyle dolduruyor. Olivia Wilde ve Cooper Hoffman’ın performanslarının büyük bir yükü sırtlandığı film, günümüzde cüretin sınırlarını yoklarken oldukça ulaşılabilir ve ana akımda kalabilen bir suç komedisi.
Kaan Denk
DÜŞLENEN MACERA (DAS GETRÄUMTE ABENTEUER)
Grisebach, Western’de bir Bulgar köylüsünü Alman bakışının nesnesi yapmıştı. Dokuz yıl sonra aynı oyuncuyu başrole çıkarıyor, filmin daha başında kaybediyor ve hikâyeyi elli yaşında bir arkeoloğa bırakıyor; bakış iki kez el değiştiriyor ve filmin bütün siyaseti bu hareketin içinde duruyor. Türkiye sınırının dibindeki bu kasaba, insanın iz bırakmadan kaybolabildiği, kaybolanın da bir süre sonra sorulmadığı bir yer: kâbusu karanlığında olduğu kadar buna kimsenin şaşırmamasında. Beklediğimiz hesaplaşma da hiç gelmiyor, çünkü orada kimse galip gelmiyor, herkes bir sonraki pazarlığa hazırlanıyor. Ve Grisebach yüz altmış yedi dakikanın sonunda bize bir çözüm değil, bir daha unutamayacağımız bir coğrafya bırakıyor.
Kaan Karsan
SON YANKESİCİ (THE ONLY LIVING PICKPOCKET IN NEW YORK)
“Son Yankesici” John Turturro’nun en iyi filmlerinden biri olmaya aday. Turturro, hayatını New York’ta yankesicilik yaparak kazanan sevimli ve duygusal bir karakteri başarıyla canlandırıyor. Harry, yankesicilik yapma pişmanlığını, çaresiz bir hastalığa yakalanarak hayatını yatağa bağlı sürdüren eşine kendini adayarak günah çıkarıyor. Son işinde, çarptığı mafyadan transfer ettiği yüklüce parayla ilk gençliğinde evlenerek aileden ayrılmak zorunda kalan kızıyla da arasını düzelterek New York’un içinde sıradan biri olarak hayatını sürdürüyor. Filmin Türkçe adı, orijinal adın tam çevrisi (New York’ta Yalnız Yaşayan Yankesici) olarak konulsaymış konunun duygusallığını daha da layıkıyla ifade edecekmiş.
Sadi Çilingir



AKBANK SANAT İLE KISALAR: ULUSAL
Ayvalık’ın kısa filme açtığı alanın her yıl biraz daha genişlemesi ve seyircinin kısa filme gösterdiği olağanüstü ilgi çok sevindirici. Bu başarı için 5 yılda sinema tutkusu ve doğru programcılık yaklaşımıyla festivali kısa film için önemli bir buluşma noktası haline getiren deneyimli ekibi kutlamak gerek. Bu yılki 15 filmlik seçki, Türkiye’de kısa film üretiminin bugün geldiği noktaya dair canlı ve heyecan verici bir tablo ortaya koyuyor.
Bence bu tablonun en heyecan verici tarafı, kısacıların bu alanı uzun metraja geçiş için bir basamak olarak görmekten giderek uzaklaşması. Kendi başına bir film formu olarak kısa filmin olanaklarını keşfediyor, hikâye anlatmanın yanı sıra bir duyguyu ya da deneyimi seyirciyle paylaşmanın yollarını arıyorlar. Günümüz yaşamına, ilişkilere, toplumsal sorunlarımıza ve giderek daralan yaşam alanlarına farklı karakterlerin gözünden bakıyor; yalnızlığımızın ve kırılganlığımızın içinden birbirimize açtığımız dayanışma alanlarını görünür kılıyorlar. Bütün bunları yaparken sinemanın görsel-işitsel olanaklarını zorlayan yeni anlatım biçimleri deniyorlar. Kısa filmin giderek daha kişisel, özgür ve cesur bir sinema alanına dönüşmesine tanıklık etmek çok güzel.
ROSE
Rose, 17. yüzyılın savaş ortamında hayatta kalabilmek için kendisine erkek olarak okunabilecek bir beden kuran Rose üzerinden cinsiyetin sabitliğini, aidiyeti ve kimliğin başkalarının bakışıyla nasıl şekillendiğini tartışmaya açıyor. Erkekliğin bedensel bir “eksik” ya da “fazla” üzerinden tanımlandığı bu dünyada savaş, tecavüz ve şiddet, erkeklik ayrıcalığını koruyan ve bedenleri denetleyen aynı tahakküm düzeninin parçalarına dönüşüyor. Dönemin kadınlık, erkeklik ve evlilik kodlarını içeriden altüst eden film, iki kadın arasında gelişen dayanışmanın karşısına ataerkil düzeni içselleştirip sürdüren kadınları da yerleştirerek idealize edilmiş bir kız kardeşlik anlatısından da uzaklaşıyor. Sandra Hüller’in olağanüstü performansıyla Rose, geçmişe bakarken beden, cinsiyet ve iktidar üzerinden işleyen şiddetin yüzyıllar boyunca farklı biçimlerde nasıl varlığını sürdürdüğünü anlatan sert ve zamansız bir filme dönüşüyor.





